• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/groups/vaazdokumanlari/
  • https://www.twitter.com/@vaazsitesi
Hadislerle İslam
İslam Ansiklopedisi
Üyelik Girişi
Vaaz Kategorileri
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi44
Bugün Toplam1989
Toplam Ziyaret2693123
Site Haritası
Takvim
Vaaz Dokumanları

İsra Suresi 12 Emir Tefsiri -Bayraktar Bayraklı

Prof.Dr. Bayraktar Bayraklı Hocamızın Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur'an Tefsiri kitabında

Mirac Gecesinde Emredilen 12 Emir ayetlerinin tefsiri

Tevhid İnancı Ve Ana-Baba Hakkı:

 

23.  Çünkü Rabb 'in, başkasına değil, yalnızca O 'na kul­luk etmenizi ve ana-babaya iyi davranmanızı emir bu­yurmuştur. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırlarsa kendilerine öf bile deme; onları azarla­ma; ikisine de güzel söz söyle.

24.  Ve onlara alçak gönüllüce ve esirgeyerek kol-kanat ger esin ve "Ey Rabb'im!" diyesin, "Onları beni küçük­ken sevgi ve şefkatle besleyip büyüttükleri gibi, Sen de onlara merhamet eyle!"

Bu âyetlerden birincisi, tevhid inancını birinci sıraya, ana-baba hakkının yerine getirilmesini de ikinci sıraya koymaktadır. Bu esastan hareketle âyetleri şöyle yorumlayabiliriz:

1. "Rabb'in emir buyurdu"

Âyetin bu kısmında geçen  kadâ fiilinin açıklaması Bakara 117'de yapılmıştır. Arapça'da, "bir şeyi, işi tamamlamak, bitirmek" ma­nasına gelen bu kelime, "kesin ve katı hüküm koymak" demektir. "İhti­yacını gidermek, göz yaşını tüketmek, öldürmek, borcu ödemek, tebliğ etmek, yerine ulaştırmak, sağlam bir şekilde yapmak, iki hasım arasında hükmetmek, beyan etmek, bildirmek, emretmek, gayesine ulaşmak, anlaşmak, hakkını almak" manalarına da gelen bu kelime Kur'ân'da "ta­mamlamak" (Kasas 28/29); "canını vermek" (Ahzâb 33/23); "karar ver­mek" (Ahzâb 33/36); "açığa vurmak" (Yûsuf 12/68); "vahyetmek, bil­dirmek, açıklamak" (Hicr 15/66); "işi bitirmek" (En'âm 6/8); "gider­mek" (Hacc 22/29); "yaratmak" (Fussilet 41/12) anlamlarına gelmekte­dir.

Demek ki yorumunu yapmakta olduğumuz İsrâ 23'te bu kelime "buyurdu, hükmetti, bildirdi" manasına gelmektedir. Yüce Allah neyi buyurdu? Sorunun cevabı âyetin devamında verilmektedir.

2. "Başkasına değil, sadece O'na kulluk etmenizi." Âyet önce başka sahte tanrıları dışlamakta, sonra da sadece Allah'a kul­luk etmeyi emretmektedir. Önce gönülden şirk temizleniyor, sonra da tevhid inancı oraya giriyor. Bu ifade aynen lâilâhe illellâh şek­linde ifade edilen tevhid inancıdır. Bu anlamın, başka bir ifadesi de Ba­kara 256'dadır: "O halde kim Tâğût'u reddedip Allah'a inanırsa" şeklinde ifade edilmektedir. Kişi, önce kendisini Al­lah'tan uzaklaştıran tüm tanrıları inkâr edecek, sonra da Allah inancını gönlüne koyacaktır.

3. "Ve ana-babaya iyi davranmanızı (emir buyur­muştur.)" Buradaki "buyurma" kelimesini, "kesin bir şekilde emretti" tarzında da manalandırabiliriz. İyi davranma emri başka âyetlerde de yer almaktadır. Bu konunun da geniş açıklaması Bakara 83'te yapılmıştır. İsrâ sûresinin 23-24. âyetleri de orada daha geniş bir şekilde açıklanmış­tır.

İsrâ 23. âyet ile İsrâiloğulları ile yapılan antlaşmanın ilk maddeleri aynıdır. Bakara 83'te "Vaktiyle İsrâiloğullarından söz almıştık" dendiği halde; İsrâ 23'te "Senin Rabb'in emir buyurmuştur" şeklinde ifade edilmiştir. Her ikisi de "emretmek" anlamı­na gelmektedir.

Fakat tevhid inancının yer almadığı ama ana-babaya iyilik yapma­nın emredildiği âyetlerde bu konuda "tavsiye etmek" anlamına gelen vessaynâ "tavsiye ettik" kelimesi yer almaktadır. 'Ankebût 8; Lokman 14 ve Ahkâf 15'te böyledir.

Burada şu soruyu sormamız gerekiyor: Ana-babaya iyilik nasıl o-lacaktır? Konu Bakara 83'te açıklanmasına rağmen burada kısaca de­ğinmek istiyoruz:

a) "Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırlarsa kendilerine "öf bile deme." Bunun anlamı, ana-babaya tahammül etmenin sınırlarını belirlemektedir. Zeccâc'ın verdiği manaya göre öl üff "pislik" demektir[20]. Diğer taraftan bu kelime şu âyette, kabul olmayan, reddedilen her şeye karşı söylenen bir sözdür: "Of size ve sizin Allah'tan başka taptıklarınıza" (Enbiyâ 21/67) âyetindeki anlamı "yazıklar olsun" demektir. Demek ki "of ya da "üff kelimesi, sıkıntı, hoşnutsuzluk, tiksinti anında söylenen veya çıkarılan bir sestir.

Demek ki, ana-babaya karşı hoşnutsuzluk, tiksinti ve sıkıntı duyulamaz. "Üf bile deme" emri aslında bunları yasaklamaktadır.

b) "Onlan azarlama." en-neher "azar, şiddetle reddetmek,  kaba  davranmak"  manasına  gelmektedir.   Bu  manadan hareket   edersek,   iyi   davranış   "üff   demenin   ve   "azarlamanın" bulunmadığı davranıştır.

c) "ikisine de güzel söz söyle." Bunun anlamı "tat­lı, yumuşak, incelikli, kibar söz söylemek"tir.

Kısaca bu âyetle "ihsan" yani ana-babaya iyi davranma kelimesi­nin içinde iki yasak, bir de olumlu emir yer almaktadır. "Üf dememek, azarlamamak" yasakları; "güzel söylemek" de olumlu olanı teşkil etmek­tedir. İhsan, önce olumsuz davranışlardan, tepkiden arınmış bir tutum­dur; sonra da olumlu davranışlarla süslenmiş davranıştır.

d) "Ve onlara alçak gönüllüce ve acıyıp-esirgeyerek kol kanat geresin."

Ana-babaya iyilik etmenin, dördüncü davranış şekli yine olumlu bir emir olarak karşımıza çıkmaktadır. Tavuğun civcivlerine kanat germesi gibi, ana-babalara kanat gerilmelidir. Bu kanatlar merhamet ve al­çak gönüllülük kanatlan olmalıdır.

Demek ki, ana-babayı gıda bakımından beslemekten daha fazlası, merhametten oluşan alçak gönüllülük kanatlarını onlara germek ve iyi söz söylemekle beslemektir.

e) "De ki: Ey Rabb'im, onlar beni küçükken sevgi ve şefkatle besleyip büyüttükleri gibi, sen de onlara mer­hamet eyle." Demek ki ana-babaya ihsan, yani iyilik etmenin içinde bu şekilde dua etmek de vardır. Yüce Allah ana-baba için nasıl dua edilece­ğini bile açıklamakta, insana, ana-babasının kendisine nasıl sevgi ve şef­katle baktığını hatırlamasını ve ardından Allah'tan ana-babasına aynı şekilde muamele etmesini dua ederek istemesini emretmektedir.

"Önce bana, sonra da ana-babana şükret" (Lokman 31/14). Yüce Allah'a yarattığı, besleyip büyüttüğü için şükredilecek; hayata gelişimizin sebebi olan ana-babaya da şükredilecektir. İsrâ 23'te geçen ana-babaya iyiliğin içinde bu şükür de vardır. Yüce Allah kendisi­ne yapılması gereken şükürle ana-babaya yapılacak şükrü yan yana koymuş, birinci sıraya kendisini, ikinciye de ana-babayı koymuştur.

Bu noktada şu soruyu sorabiliriz: Ana-babaya iyilik yapmak konu­sunda ikisinin arasında bir fark var mıdır? Lokman 14 ve Ahkâf 15. â-yetlere baktığımızda babanın yaptıkları değil de ananın yaptıkları anla­tılmaktadır. Bu âyetlerde anne öne çıkmaktadır. Annenin gebeliği sıra­sında çektiği sancılar. ızdıraplar ve sonra emzirmesi gündeme getiril­mektedir. Bu anlatımlardan annenin alakada daha fazla olduğunu söyle­yebilir miyiz? Bu soruya Hz. Peygamber'in hadisi ile cevap verebiliriz: Abdullah b. Mes'ûd'un şöyle dediği nakledilmektedir: Hz. Peygamber'e "Allah'ın en çok sevdiği amel hangisidir?" diye sordum, O da: "Vaktin­de kılınan namazdır" diye buyurdu. "Sonra hangisidir? diye sordum. "Ana-babaya iyilik yapmaktır" diye buyurdu. Ben: "Sona hangisidir diye sordum" o da: "Allah yolunda cihattır" dedi"[21].

Bir kişi Hz. Peygamber'e gelerek şöyle sordu: "Benim güzel soh­bet ve arkadaşlığıma insanlar arasında en layık kimdir?" Hz. Peygamber: "Annendir" diye buyurdu. "Sonra kimdir?" diye sorunca, Hz. Peygam­ber: "Sonra yine annendir" diye buyurdu. Adam: "Sonra kimdir?" diye sordu. Hz. Peygamber yine: "Annendir" diye buyurdu. Adam dördüncü kez "kimdir?" diye sorunca bu sefer Hz. Peygamber: "Babandır" diye cevap verdi"[22]

Demek ki bu hadise göre, anneye iyilik, şefkat göstermek ve onu sevmek babaya nispetle üç misli fazladır. Altın, gümüş ve bronz madal­yalar anaya aittir.

Bütün bu açıklamalardan sonra şu soruyu da sorabiliriz: Ana-babanın müşrik veya kâfir olması, onlara bu şekilde davranmayı önler mi? Ana-babanın kâfir olması, onlara iyi davranmaya engel değildir ve iyi davranış mutlaka yapılmalıdır. "Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dün­yada iyi geçin" (Lokman 31/15). Şirke teşvik ettiklerinde onlara uyul­mayacak ama dünya hayatında onlara iyilik yapılacak ve iyi geçinilecek-tir. İşte sorunun cevabını bu âyet vermektedir. Bu âyetin açıklamasını da şu hadislerde buluyoruz: Sahabîlerden Esma şöyle der: "Kureyşliler, Hz. Peygamber' le antlaşma yaptıkları sırada barış süreci içerisinde annem, babası ile birlikte müşrik olduğu halde yanıma geldi. Durumu Hz. Pey­gamber'e sordum: Annem, benim ona iyilikte bulunmam ümidiyle ya­nıma geldi. Ona iyilikte bulunayım mı, onu gözeteyim mi?" Bunun üze­rine Hz. Peygamber: "Evet ona iyilikte bulun, onu gözet" diye cevap verdi[23].

Kur'ân'm şu genel prensibinden hareket ederek bu özel duruma delil bulabiliriz:  delil bulabiliriz: "Sizinle din hususunda savaşmamış, sizi yurtlarınızdan çı­karmamış olanlara iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı Allah size yasaklamaz" (Mümtehine 60/8). Bu prensibin içine ana-babalar da girmektedir.

Netice olarak diyoruz ki: İslam ahlâkının ilk sırasına ana-babaya iyilik konmuştur. Ana babaya iyilik, ana-babanın hakkıdır. Hak olan bir şeyde seçenek yoktur. Bu şekilde davranmak, aile hayatının sağlamlığı­nı, o yuvanın yıkılmazlığını temin edecektir. Ailenin çözülmesi, toplu­mun çözülmesine götürecektir. Ana-babaya karşı şefkat, merhamet, sev­gi, hoşgörü ve saygı, toplumu ayakta tutacak olan değerlerin beslendiği pınarlardır. Ana-babasına bu şekilde davranmayanın, diğer insanlara da aynı şekilde davranması mümkün değildir. Bu ahlâkî değerler aileden topluma, oradan tüm insanlığa yayılacaktır.[24]

 

Yakınların Ve Muhtaçların Hakları:

 

25.  Rabb'iniz sizin kalplerinizdekini çok iyi bilir. Eğer siz iyi olursanız, şunu bilin ki Allah, kötülükten yüz çe­virerek tövbeye yönelenleri bağışlayıcıdır.

26.  Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Ge­reksiz yere de saçıp savurma.

27.  Zira böylesine saçıp savuranlar şeytanların dostla­rıdır. Şeytan ise Rabb'ine karşı çok nankördür.

28.  Ve eğer sen (kendin) de Rabb'inin katından ihtiyaç duyduğun bir lutfu (rahmeti) arama çabası içinde oldu­ğun için onlara ilgisiz kalmak zorunda isen, o zaman hiç değilse, onlara yumuşak söz söyle.

29.  Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme ve büsbütün de açıp tutumsuz olma; yoksa pişman olur, açıkta kalır­sın.

30.  Rabb'in rızkı dilediğine bol verir, dilediğine daral­tır. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır. (Onları) çok iyi görür.

Bu beş âyet konu itibariyle birbirinin devamı durumunda oldukla­rından bir arada açıklanmalarını uygun buluyoruz.

1. "Rabb'iniz sizin kalplerinizdekini çok iyi bilir."

Ayetin bu kısmındaki fî nufûsiküm ifadesine, "içinizde, sinenizde, kalbinizde, gönlünüzde" manaları verilebilir. Yüce Allah bi­zim içimizden geçenleri, orada kopan fırtınaları, niyetleri, düşünceleri bizden çok daha iyi bilmektedir. Çünkü Yüce Allah her şeyi, iç ve dış âlemi ihata edip bilmektedir. "O, hem zahir, yani dış görüntü hem bâtın, yani iç gerçekliktir" (Hadîd 57/3). Bu sıfatlara sahip olan Allah, bizi bizden daha iyi bilmektedir.

Yüce Allah'ın, âyetin bu kısmını önceki iki âyetten sonra buraya niçin koyduğu sorusunu sorabiliriz: Bu âyetin, önceki iki âyetle bağlantı­sını kurarsak, niçinini açıklayabiliriz: Allah'tan başka tanrı edinmemek ve ana-babaya her yönü ile hizmet etmek konularında sadece şeklî ve zoraki manada mı görev yapıldığını, yoksa içten gelerek mi kulluk ve hizmet edildiğini hatırlatmaktadır. Dıştan belki "üff' demiyoruz ama, içten deyip demediğimizi Yüce Allah çok iyi bilmektedir.

Allah'a kulluk ve ana-babaya hizmet içten gelerek ve samimi ola­rak yapılırsa işte o zaman bunlar ibadete dönüşmektedir. Ana-babaya hizmet, Allah tarafından emredildiği için yerine getirildiğinde ibadet olmaktadır.

2. "Eğer siz iyi davranırsanız, şunu bilin ki Allah, kötülükten yüz çevirerek tövbeye yönelenleri bağış­layıcıdır."

Âyetin bu kısmının da önceki iki âyetle bağlantısı vardır. İnsanlar ana-babaya karşı her zaman iyi davranmayabilirler, bazen hizmette ku­sur edebilirler. Bu durumda ne olacaktır? İşte Yüce Allah, beşerî zaaf içinde olan insanın hizmette kusur edebileceğini ihtimal dahilinde tuta­rak, ona tövbe edip kendini düzeltmesini öğütlemektedir.

Hatalarının ardından. "Rabb'im benim sinemdekini biliyor" dü­şüncesi ve inancı ile kendine çekidüzen verip erdemlice davranır ve gö­nülden hizmetine devam ederse Allah tarafından bağışlanacaktır.

Kötülükten dönüp, tövbeye yönelenleri Yüce Allah, bağışlayaca­ğını bu âyette beyan etmektedir. Ana-babaya hizmette kusur ettikten sonra hemen Allah'a yönelip tövbe etmek en erdemli hareketlerden biri­dir.

Netice olarak diyebiliriz ki, ana-babaya hizmet etmek, kibar dav­ranmak, onları incitmemek onların hakkıdır. Bu hakkı çiğneyenler mut­laka tövbe etmelidirler.

3. "Bir de akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver."

Demek ki, "akraba hakkı", "yoksulun hakkı" ve "yolda kalmışın hakkı" kavramını Yüce Allah bu âyette gündeme getirmektedir. Bu in­sanlara yardım etmek bir zorunluluktur, Allah'ın emridir ve farzdır. Bu açıdan bakınca Kur'ân'in ne kadar sosyal içerikli bir din getirdiği görü­lecektir. Bu hakları ödemek, iyiyi yakalamanın olmazsa olmazını teşkil etmektedir (Bakara 2/177).

Akrabanın içinden çıkan zenginler veya imkanı geniş insanlar, kendi fakirleriyle ilgilenirlerse toplumda ve dünyada fakir akraba kal­mayacaktır. Âyette e'1-kurbâ "akrabanın" birinci sıraya alınması ile Yüce Allah akrabacıhğa teşvik etmiş olmuyor. Onu birinci sıraya almasının sebebi, insanlar uzaktaki fakire yardım eder de kendi akraba­sına yardımı ihmal edebilirler düşüncesidir. Çoğu zenginler kendi akra­basına yardım etmez, onları görmez de uzaktakilere daha rahatlıkla yar­dım eder.

İkinci sıraya alınan el-miskîn, "fakirliğin kendisinde yerleştiği, ekonomik durumunu düzeltme imkansızlığı içinde olan insanlar"a denmektedir.

Üçüncü sıradaki ibnü's-sebîl de "yolun oğlu, yolda kalmış yani yolcu" anlamına gelmektedir. Biz buna yolda kalmış bir proje de diyebiliriz. Mesela: Devletin başa çıkamadığı bir eğitim, sağlık, dinî veya askerî projeler buna dahil olabilir.

Şimdi geriye dönüp 23. âyetle beraber bu âyeti de birleştirirsek şöyle bir formül kurabiliriz: Allah'a kulluk, ana-babaya iyilik, ihtiyaç sahiplerine de yardım dinin merkezi noktasını teşkil etmektedir. İşte İsrâ 23-25. âyetlerin kısaca gündeme getirdiği temel ibadet şekilleri bunlar­dır.

4. "Gereksiz yere de saçıp savurma."

Âyetin bu kısmını teşkil eden lâ tübezzir "saçıp savurma" i-fadesinin kök kelimesi bezeradır. "Tohumu dağınık olarak ekmek, saçmak, nebat bitmek, malı ölçüsüz dağıtmak, harcamak, neşretmek, yaymak; bezira kalıbı da "sırrı açmak, çok konuşmak" manalarına gelmektedir.

İmam Şâfıî, malı hak olmayan yerde harcamanın saçıp savurmak olduğunu, iyi işte harcamanın ise savurganlık olmayacağını söylemekte­dir[25]. Ondan önce de âlimler aynı açıklamayı yapmışlardır. Amaçsız, boş yere, anlamsız, iyi ve meşru bir amaca bağlı olmaksızın yapılan harcama çok az bile olsa savurganlıktır. Demek ki tebzîr, harcamanın miktarı ile alakalı değil, amacı ile alakalı bir kav­ramdır. Mücâhid: Bir insan bütün varını yoğunu doğru bir amaç için harcarsa yaptığı tebzîr, yani "savurganlık" sayılmaz demiştir[26].

Şimdi âyetin birinci bölümü ile bu bölümünü bir araya getirirsek şöyle bir netice çıkartabiliriz: Akrabaya, Yoksula ve yolda kalmışa yapı­lan yardım ibadet olurken, amaçsız, bâtıl bir iş uğruna yapılan harcama ise ibadet olmadığı gibi savurganlık olarak nitelendirilmektedir. Böylece bu ve bunun gibi âyetler neyin tebzîr, yani savurganlık olduğunu, neyin tebzîr olmadığını açıklayarak rehberlik etmektedir.

5. "Zira böylesine saçıp savuranlar şeytanların dostlarıdır. Şeytan ise Rabb'ine karşı çok nankördür."

Yüce Allah, amaçsız, meşru olmayan, bâtıl yani kötü bir şey için yapılan harcamayı, israf, savurganlık, saçıp savurma olarak kabul etti­ğinden, bu âyette de bu tıp harcamaları yapanların değerlendirmesini yapmaktadır. Aslında mübezzir kelimesinin anlamları arasında "Al­lah'ın nimetinin değerini bilmemezlik, yani nankörlük" de vardır. De­mek ki tebzîr ve ondan türeyen mübezzir kelimesinin anlamlan arasın­da "boş yere savurganlık ve nankörlük" de vardır. Nankörlük manası 26. âyetin son kelimesinden anlaşılmaktadır.

Savurganlar ve nankörler şeytanın kardeşleridir. Âyette geçen h\yj-\ ihvan, "kardeş, dost" manalarına gelmektedir. Bu tip insanlar nasıl şey­tanın kardeşi oluyorlar? Hucurât 10'da tevhid inancını paylaşanları; aynı şekilde Tövbe 10'da tövbe edip namazını kılan, zekatını verenleri Yüce Allah iman ve din kardeşi olarak kabul ettiği gibi; bozgunculuk ve insanı yoldan çıkarmakla meşgul olan şeytanın fiillerini paylaşanlar da onun kardeşi olarak kabul edilmektedir. Demek ki, aynı inanç ve aynı davra­nışları paylaşanlar manen birbirinin kardeşi olmaktadırlar.

Peki savurganlık ve nankörlük yapan bu mübezzirler servetlerini nasıl harcıyorlar? Buna Kur'ân'dan müşahhas, yani somut bir delil bula­bilir miyiz? Bize göre bu soruların cevabı Mâide 2'de dir "İyilik ve takva üzerine yardımlasın; günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın." İşte malını düşmanlık ve günahı desteklemek için harcamak tebzîr, bunu yapan da mübezzir olmaktadır. Kötülük ve düşmanlık uğruna faaliyet yapacak bir müesseseyi, kuruluşu kurmak bâtıl, boşuna ve akıl dışı harcama olacağından tebzîr olmakta­dır. Çünkü şeytan da bütün gayretini kötülük ve düşmanlık için göster­mektedir. Aynı ideal uğruna çalışan insanlar da ona kardeş olmaktadır.

"Şeytan Rabb'ine karşı çok nankör" olduğundan, elindeki nimetin kıymetini bilmeden harcamak da nankörlüğün başka bir anlamıdır. İşte âyetin sonundaki  kefûr "nankör" kelimesi, tebzîrin manalarından birini vermektedir. Malını kötü amaçlar uğruna, kıymet bilmez bir şekil­de, hoyratça harcayan mübezzir insanlar şeytanların kardeşleri olmakta­dırlar.

Bu şekilde başka kimler şeytana arkadaş, dost ve eş olabilir? Soru­nun cevabını şu âyetlerle verebiliriz:

a) "Kim Rahman'ı zikret­mekten gâfıl olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ede­riz" (Zuhruf 43/36). Bu ne anlama gelmektedir? Rahman'in, yani Al­lah'ın uyarılarını görmezlikten gelen, onları dinlemeyip kenara atan ve atmayı tercih eden bir kişiye şeytanî bir dürtü muhatap olacak ve Allah o dürtüyü içine yerleştirecektir. İşte o şeytanî dürtü devamlı olarak onunla beraber bir kardeş gibi olacaktır.

b) "Zâlimleri, onların aynı yoldaki arkadaşlarını ve Allah'tan başka tapmış oldukları putları toplayın" (Sâffât 37/22-23). Âyetteki ezvâc kelimesi "aynı özellikleri paylaşan, birbirine benzeyen varlıklar" demektir. Allah'tan başkasını tanrı edinenler, şeytanın arkadaşları olmaktadırlar.

Farklı kökenden gelen şeytan ile insan, aynı inanç ve davranışları paylaşınca kardeş olmaktadır. Tıpkı farklı milletlerden olan insanların tevhid inancını ve aynı amelleri paylaştıklarında kardeş olmaları gibi.

Yüce Allah'ın, yorumunu yapmakta olduğumuz İsrâ 27'de bu şe­kilde bir değerlendirme yapmasının eğitim açısından amacı kötülük uğ­runa malını harcamak ve nankörlük etmekten caydırmaktır. Bu değer­lendirme ayrıca, insana davranışlarının nereye ulaştığını, hangi göle dö­küldüğünü açıklayıp bilinçlendirmeyi de amaçlamaktadır. Böylece Yüce Allah davranış analizi yaparak, insanı bilgilendirmekte, akrabasının faki­ri, kendi toplumunun yoksulu ve yolda kalmışı dururken malının yanlış uğruna sarf edilmesinin ne denli kötü bir iş olduğunun bilincini vermek­tedir.

6. "Ve eğer sen (kendin) de Rabb'inin katından ihtiyaç duyduğun bir lütfu/rahmeti arama çabası içinde olduğun için onlara ilgisiz kalmak zorunda isen, o zaman hiç değilse, onlara Timuşak söz söyle."

Yüce Allah'ın, akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa yardım etmeyi emrettiği 26. âyetten sonra bu âyete yer vermesi, insanların içinde bu­lundukları şartlan, oe denli dikkate alıp gerçekçi olduğunu göstermekte­dir.

Peki İsrâ 26'daki emrin muhatabı fakir ise, yani kendisi çalışıp Al­lah'ın lutfundan aramak durumunda ise ne olacak? İşte bu sorunun ceva­bını 28. âyet vermektedir. Akrabanın fakirine, toplumun yoksuluna ve yolda kalmışa, imkansızlığı nedeniyle yardım edemeyen kişi hiç olmazsa onlara yumuşak bir söz söyleyecektir. Bu yumuşak söz ne anlama gel­mektedir?

26. âyette sayılan ihtiyaç sahipleri bir istekte bulununca, "ben muhtacım, benden niçin istiyorsun" deyip azarlama yerine, "onlara tatlı söz söyleyerek yardım edemeyeceğini" ifade etmelidir.

Yorumunu yapmakta olduğumuz İsrâ 28'de geçen kavlen meysûra "hoş bir söz" ifadesi, "arkasından incitme gelen sadakanın ye­rine söylenen kavlün ma'rûf "güzel söz" ile eşdeştir. Bu âyet"yardım edemiyorsan hoş bir söz söyle", "başa kakacaksan sadakayı verme de hoş bir söz söyle" anlamına gelmekte, "karşındaki ihtiyaç sa­hibini incitmeden, hoş bir söz ile veremeyeceğini ifade etmelisin" buy­ruğunu vermektedir.

Kurtubî'nin naklettiğine göre, Hz, Peygamber'den bir şey istendiği zaman, yanında verecek bir şeyi bulunmuyor ise, Yüce Allah'tan bir nzk gelir   beklentisi    ile   susardı;    çünkü   muhatabı   boş   çevirmekten hoşlanmazdı. Bunun üzerine İsrâ 28. âyet indi. Bu âyetten sonra Hz Peygamber'den istenip de verecek bir şeyi bulunmaz ise şöyle dere: "Allah lütfundan bize de size de ihsan buyurur inşallah"[27]. Demek ki, hoş sözü Hz. Peygamber dua yaparak yerine getiri­yordu.

Demek ki Yüce Allah, ihtiyaç sahibinin gönlünü kırmamak, onun gönlü için hassasiyet göstermek suretiyle İslam ahlâkında insan ilişkile­rinin üzerinde ne kadar önemle durduğunu ifade etmekte, İslâm ya da Kur'ân ahlâkında gönül alıcı hoş bir sözün yerinin önemini vurgulamak­tadır. İnsanların maddî bir nimete ihtiyaçları olduğu kadar gönül alıcı, hoş bir söze de ihtiyaçları vardır. Maddî bir nimet veremiyorsan, gönül alıcı bir söz ver. Maddî nimet mideyi, hoş bir söz ise gönlü doyurur. Temel ihtiyaçlardan olan beslenme hem maddî hem de manevî olarak yapılmaktadır.

7. "Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme ve büsbütün de açıp tutumsuz olma, yoksa pişman olur, açıkta kalırsın."

Yüce Allah bu âyetiyle harcamanın, ya da karşılıksız infak yapma­nın edebini öğretmektedir. Bazı insanlar imkanları olmasına rağmen el­lerini boyunlarına bağlarcasına cimri davranırlar. Yüce Allah doğrudan "cimri" kelimesini kullanmayıp "elini boynuna bağlanması"nı söyleye­rek, cimriliği kastetmektedir. Bazı insanlar da yardım edeceğim diye malının tamamını vermekte, kendini hareket edemez, kınanmış bir hale getirmektedir. Yüce Allah buna mübezzir demiyor, "eli çok açık adam" değerlendirmesini yapıyor. Çünkü mübezzir malını kötü amaçlar için israf ediyor; bu ise iyi amaçlar için aşırı derecede cömert davranıyor.

Demek ki yardımlaşmada denge ahlâkının korunması isteniyor. Furkân sûresinin 67. âyetinin gereğinin yerine gelmesi denge ahlâkını gerçekleştirecektir: "Ve onlar ki başkaları için harcadıkları zaman ne saçıp savururlar ne de cimrilik eder­ler; Bu ikisi arasında bir orta yol tutarlar."

Cimrilikle aşırı cömertliğin arasını bularak harcama yapmak, yar­dımda bulunmak İslâm ahlâkının denge unsurunu gerçekleştirmektir. Yüce Allah, elindeki tüm imkanları harcayıp, Müslümanın kınanmış olmasına ve açıkta kalmasına razı olmamaktadır, mahsur kelime­sinin başka bir kalıbı Mülk 4'te hasîr olarak "bitkin" anlamında geçmektedir. Bu kelimenin anlamında "gücü kesilip hareket edemeyip yolda kalan insan veya hayvan" da vardır. Aşırı şekilde malını harcayan insan, gücü kesilip hareket edemeyen havyan gibi yolda kalır. Birisi güç bakımından yorgunluğu, bitkinliği ifade ederken, diğeri de ekonomik açıdan yorgunluğu ve hareket edememeyi ifade etmektedir.

Furkân 67. âyeti buraya getirdiğimizde, Müslüman insanın, yani Rahmân'ın kullarının neyi. nasıl harcayacağını, ne kadarını harcarsa dengeyi koruyacağım bildiğini göstermektedir. Onun için ilâhî eğitimde dengenin öğretimi yer aldığına göre, beşerî anlamda din eğitiminde de bu bilgilendirmenin yapılması zorunlu hale gelmektedir.

Peki bu dengeyi sağlamayı temin edecek olan esas nedir? sorusu­nun cevabını bir sonraki 30. âyet vermektedir:

8. "Rabb'in rızkı dilediğine bol verir, dilediğine de daraltır. Şüphesiz ki O, kulların­dan haberdardır. (Onları) çok iyi görendir." İhtiyaç sahiplerine yardımda bulunacak olan kişi veya kişiler, Yüce Allah'ın kullarını imtihan etmek üzere bazılarına rızkı daralttığı, bazılarına da bol rızık verdiğini bilmeli­dir.

İlâhî takdir gereği, maddî nimetlerin taksiminin bir nedeni de imti­handır. Bazen de, insanların yanlış davranışları gereği, Yüce Allah rızkı­nı daraltmaktadır. Fecr sûresi 16-20. âyetler arasında bu sebep-sonuç ilişkisini görmemiz mümkündür. Bunun anlamı şudur: Yüce Allah verdiği nimeti doğru kullanamayanlardan o nimeti alır ve böylece onlar muhtaç duruma düşebilirler.

Bazılarına da nasıl kullanacak diye bol rızk verir. İnsanın hayatın­da darlık ve bolluk bir deneme sorusu olarak gerçekleşmektedir. Yani Yüce Allah bir insana bazen az bazen da çok rızık verebilir. İki hal de

İnsan, şunu bilmelidir: Yüce Allah rızk taksimini kullarının du­rumlarından haberdar olarak, bilerek ve onları görerek gerçekleştirmek­te, dağıtımı gorerefc ve 6ıiereıc yapmaifraair.

Yorumunu yapmakta olduğumuz İsrâ sûresinin 25-30. âyetlerinden şu neticeleri çıkartıyoruz:

a) Yüce Allah af sıfatını, kulundaki iyiden yana olan değişime gö­re harekete geçirmektedir. Yüce Allah insanın içinde cereyan eden bütün oluşumları en ince detayına kadar bildiğinden, gönüldeki yönelişlere göre tövbeleri kabul edip affetmektedir.

b) Akraba, yoksul ve yolda kalmış insan ve projelerin de insanlar­da hakları olduğunu, bu hakların derhal yerine getirilmesini emrederken Yüce Allah, insanların yardımlaşmasını çok önemsemekte ve bu yöndeki çalışmaları kendine bir ibadet olarak değerlendirmekte, toplumda ihti­yaçtan dolayı kimsenin inlemesini, ızdırap çekmesini istemezken, zen­ginleri devreye sokarak ilgilenmelerini farz kılmaktadır.

c)  İlgilenirken amaçsız, faydasız ve kötü amaçlar doğrultusunda harcama yapılmasını Yüce Allah yasaklamakta, bu şekilde harcama ya­panları mübezzir sıfatıyla sıfatlandırmakta ve onları şeytanın kardeşi olarak ilan etmektedir.

d)  İhtiyaç sahiplerine verecek bir şeyi olmayan, kendisi kazanma peşinde koşanlara da, ihtiyaç sahiplerine hoş bir söz söyleyerek gönülle­rini almaları emredilmektedir.

e) Harcamada dengeyi tutturmayı, o nedenle ne cimri ne de müsrif olarak davranılması istenmektedir. Orta yolu tutmayanların, sonraları kınanıp yardımcısız kalacaklarına dikkat çekilmektedir.

f) Rızkı dağıtan Yüce Allah olduğuna göre, kimine bol, kimine de az verebileceği vurgulanmakta, bunu bilgi ve görmesi ile düzenlediğine de işaret edilmektedir.

Yüce Allah şu formülü koymaktadır: Rızkı Allah verip taksim e-der, kula düşen ise ihtiyaç sahiplerinin elinden tutmaktır. Kul kendini rızkın kaynağına koymamalıdır.[28]

 

Çocuğun Hayat Hakkı:

 

31. Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de, onları da Biz rızıklandırıyoruz. Doğrusu onları öl­dürmek büyük günahtır.

Bu âyet. çok az bir farkla En'âm 151'de yer almış ve orada açık­lanmıştı. Orada açıklanmasına rağmen, burada da açıklamayı uygun bu­luyoruz.

İslâm öncesi Arap toplumunda küçük çocukların hayat tehlikesi vardı; çeşitli nedenlerden dolayı öldürülüyorlardı. Bu nedenleri müfes-sirler şu şekilde sıralamaktadır:

a) Çocukları sahte tanrılarına kurban ediyorlardı. Bunu daha önce En'âm 137'de görmüştük: "Bunun gibi ortakları, müşriklerden çoğuna çocuklarını öldürmeyi hoş gösterdi ki, hem kendilerini mahvetsinler hem de dinlerini karıştırıp bozsunlar. Allah dileseydi bunu yapamazlardı. Öyleyse onları uydurdukları ile baş başa bırak."

Demek ki Arap geleneğinde veya din anlayışında çocuklarını sahte tanrılara adayıp öldürmek var idi. Bu adet çocukların hayat hakkını teh­likeye atıyor, hatta ayaklar altına alıyordu.

Bu uygulamanın bir örneğini İbn Hişâm'dan (1/164-168) naklen Süleyman Ateş şöyle nakletmektedir: Nitekim Peygamber (s.a.v.)'in dedesi Abdülmuttalib'in on oğlu olduğu takdirde birini Allah için Ka'be'de kurban etmeyi adadığı; sonradan on oğlu olup bunların kendi­sini koruyacak çağa geldiklerini anlayınca aralarında çektiği kuranın, Hz. Peygamber'in babası Abdullah'a isabet ettiği; Abdülmuttalib'in, Abdullah'ı keseceği sırada Kureyş'in buna engel olduğu, bir kâhinin fetvası üzerine Abdullah ile on deve arasında kura çektiği; fakat kuranın Abdullah'a isabet ettiği, deve sayısı onar onar artırılmak suretiyle Ab­dullah ile develer arasında kuraların tekrar edildiği ve deve sayısı yüze vardığında kuranın develere düşüp onların kurban edildiği ve Abdul­lah'ın kurtulduğu anlatılır.

İbn Hişam'ın naklettiği bu haber doğru olmasa bile dedelerinden Hz. İbrahim'in, oğlunu Allah'a adadığı Sâffât 99-111. âyetlerde anlatılan olgunun gerçek olduğuna inanıyoruz. Torunlardan biri de aynı teşebbüs­te bulunabilir.

Hz. İbrahim Allah'a oğlunu adamakla, Arap geleneğinde daha son­ra çocuklarını sahte tanrılara adama adetini başlatmış olabilir. Ama öyle anlaşılıyor ki, Hz. İbrahim'in bu uygulamasını yanlış anlamış ve yanlış uygulamışlardır. En'âm 137, Arapların bu geleneğini nakletmekte ve onun yanlışlığını vurgulamaktadır.

b) Arapların çocuklarını, özellikle kız çocuklarını öldürme adetle­rinin diğer bir sebebi de, ailede doğan ilk çocuğun kız olmasının ayıp kabul edilmesidir. Sahip oldukları namus anlayışına dayanarak namusla­rına leke getireceği ve savaşamayacağı nedeniyle, ilk doğan kız çocuğu ise öldürülürdü.

Yüce Allah bu anlayışı, âdeti ve uygulamayı Kur'ân'da anlatmak­tadır:

"Onlardan birine kız çocuğu müjdelendiğinde, öfkelenmiş olarak yüzü kapkara kesilirdi. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir, onu, aşağılık duygu­su içinde yanında mı tutsun, yoksa toprağa mı gömsün! Bakın ki, verdik­leri hüküm ne kadar kötüdür!" (Nahl 16/58-59).

c) Üçüncü neden de yorumunu yapmakta olduğumuz İsrâ 31 ve En'âm 151'de açıklanan fakirlik korkusudur.

İşte Arapların bu uygulaması, her toplumda yaşanmış, yaşanıyor, öyle anlaşılıyor ki yaşanacaktır. Fakirlik korkusu nedeniyle günümüzde kürtaj yapılarak öldürülen çocuklar yok mudur? Arap câhiliyeti halen devam etmektedir. O zaman belki bir anda öldürülüyordu, ama şimdi ise anne karnında parçalanarak öldürülmektedir. Şimdiki canavarlık daha iğrenç değil midir?

İşte yorumunu yapmakta olduğumuz İsrâ 31. âyet, çocuk hakların­da bir devrim yaparak, fakirlik korkusu ile çocukları öldürmeyi büyük günah olarak hükme bağlamaktadır.

Abdullah İbn Mes'ûd diyor ki: "Ey Allah'ın elçisi hangi günah büyüktür?" "Seni yaratan Allah'a eş koşman", dedi. "Sonra hangisi?" dedim; "senin yemeğini yer, rızkına ortak olur düşüncesiyle çocuğunu öldürmen", dedi. "Sonra hangisi?" dedim. "Komşunun karısı ile zina etmen" dedi"[29].

Yüce Allah, çocukların bu şekilde öldürülmesini önlemek ve ço­cuk haklarını yaşatabilmek için şu ilkeleri koymaktadır:

i. "Onları da sizi de biz rızıklandırırız" (İsrâ 17/31; Benzer ifade için bkz. En'âm 6/151). Bu âyetle Yüce Allah rızk verenin Kendisi olduğu inancını kabullendirerek, fakirlik nedeniyle çocuk öl­dürmenin önüne geçmek istemektedir. İnsan, doğan çocuğunun kendi rızkı ile beraber doğduğuna, ilâhî kaderdeki sofrada Yüce Allah'ın ona bir yer ayırdığına inanırsa bu katliamın önüne geçilebilir. Bu bilgi, bu iman ve bu şuur ile önlem alınabilir.

ii. "Doğrusu, çocukları öldürmek büyük günah­tır" (İsrâ 17/31).

Çocuk öldürmeden caydırmak için Yüce Allah bu davranışın bü­yük günahlar kısmına girdiğini hükme bağlamıştır. Bunun anlamı Yüce Allah bu davranışı hem dünyevi hukuk bakımından suç; hem de dini hükümler bakımından günah saymaktadır. Âyetteki  hıt'en kelimesini, hem "suç" hem de "günah" olarak tercüme etmemiz mümkündür. Çocuklara hayat hakkı tanımadığı için, insanlık adına büyük bir suç işlenmektedir.

Allah'ın yarattığı cana kıyıldığı için de günahtır.

iii. "Diri diri toprağa gömülen kıza, hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda" (Tekvîr 81/8-9). Çocuklara hayat hakkı tanımayanların günahı âhirete intikal edeceği ve orada sor­gulamanın yapılacağı belirtilmekte ve bu sorgulamanın, günahı işleyene değil de günahın işlenildiği kız çocuğuna yapılacağı uyarısında bulu­nulmaktadır. Yüce Allah bu günahı işleyenin günahını öylesine ağır bulmaktadır ki, onu muhatap almayıp haksız yere öldürüleni muhatap alacaktır.

Mahşerde günahlar toplu halde sorgulanırken, çocukları, özellikle kız çocuklarını haksız yere öldürmek ayrı olarak sorgulanacaktır. İşte çocuk haklarını korumanın en can alıcı âyetlerinden biri budur ve caydı­rıcı niteliği en yüksek olanıdır.

Netice olarak diyebiliriz ki Kur'ân genel anlamda hayat hakkı üze­rinde dururken bunun içinden çocukların hayat hakkına özel hassasiyet göstermek suretiyle konuyu ayrı olarak ele alıp hükme bağlamaktadır.[30]

 

Cinsel Ahlakı Korumak:

 

32. Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayasızlıktır ve çok kötü bir yoldur.

Kur'ân'da zinanın bir ahlâkî boyutu, bir de hukukî boyutu vardır. Yorumunu yapmakta olduğumuz âyet, zina fiilini genellikle ahlâkî boyu­tu ile gündeme getirmektedir. Yüce Allah'ın Kur'ân'da yasakladığı bazı fiiller vardır. Bu fiilleri yasaklarken özel bir ifade kullanmaktadır. Bun­lardan biri de zina fiilidir. Âyetin analizini yaparken bunu görmemiz mümkün olacaktır.

1. "Zinaya yaklaşmayın"

"Yaklaşma" veya "yaklaşmayın" emri Cennet'teki ağaca yaklaş­mama şeklinde insanlık tarihinde verilen ilk yasak emrini oluşturmakta­dır. Öyle fiiller vardır ki yaklaşınca insan irâdesine sahip olamaz, o fiili işlemekten kendini geri alamaz. Bunlardan biri zinadır. İki ayrı cins zina işleme anına kadar gelince geri durma ihtimalleri hiç denecek kadar az­dır. Onun için Yüce Allah, cinsel ilişkiye giden yolları tıkamakta, onları yasaklayarak zina fiilini önlemektedir.

Zinaya yaklaşınca, zina etme emrinin hiçbir geçerliliğinin kalma­yacağını bildiği için Yüce Allah, işin yollarını tıkamak üzere, ona yakla­şılmamasını emretmektedir.

Kur'ân'da "yaklaşma" veya "yaklaşmayınız" emri ile gündeme ge­tirilen fiillere kısa bir bakış yapabiliriz:

a) "Biz: Ey Âdem! Sen ve eşin beraberce cennete yerleşin. Orada kolaylıkla istediğiniz zaman her yerde cennet nimetlerinden yiyin, sadece şu ağaca yaklaşmayın. Eğer bu ağaçtan yerseniz her ikiniz de kendine kötülük eden zâlimlerden olursunuz, dedik" (Bakara 2/35).

İşte insanlığa konan İlk yasak cennetteki ağaca yaklaşmamak şek­linde olmuştur. Yaklaşınca yemeleri garanti olacağından yaklaşılması yasaklanmaktadır. Beslenme ihtiyacının, insana neler yaptıracak güçte olduğuna da burada işaret edilmektedir.

b) "Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın" (En'âm 6/151). Buradaki kötülük, âyette el-fevâhiş olarak geçmektedir. "Yüz kızartıcı, utanç verici kötü fıiller"e bu isim verilmektedir. İlk akla gelen kötü fiil "zina"dır; ama hırsızlık ve onur kırıcı fiiller de bunun kapsamına girmektedir. Toplumun ahlâkını bozacak, yüz kızartıcı, utanç verici ve asaleti bozucu fiillere yaklaşılması yasaklanmaktadır.

c) "Ve rüşd yaşına eriş­meden   önce   yetimin   mal   varlığına,   onun   iyiliği   için   olmadıkça yaklaşmayın" (En'âm 6/152).

Hz. Âdem'e ağaca yaklaşmama emri burada "yetimin malı" için verilmektedir. Para da mal, cinsel ilişki gibi tatlıdır, yaklaşınca irâdeye sahip olmak çok zordur.

Her iki yaklaşmama emri iki organla olmaktadır. Biri ağız, diğeri de cinsel organlardır. Bu iki gümrük kapısının iyi beklenmesi gerekiyor. Bu kapılara meşru olmayan bir yaklaşımı önceden önlemek gerekiyor. Ekonomik ahlâk ile cinsel ahlâkın temellerinde bu yasak vardır.

d) "Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın bu sınırlara yaklaşmayın" (Bakara 2/187). Yüce Allah bu âyette oruçla ve i'tikafla ilgili bazı hükümler koymuş ve sonra bunların Allah'ın sınır­ları olduğunu ve onlara yaklaşılmamasını emretmiştir. Çünkü sınır boyu mayın döşenmiştir. Yaklaşınca yanlış fiil işlenmesi mukadderdir.

e) "Ay halinde olan kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın" (Bakara 2/222).

Bu ifade meşru olmasına rağmen, hastalık nedeniyle hanımına yaklaşmamak, onlarla cinsel ilişkide bulunmamak anlamına gelmektedir.

f) "Ey iman edenler! Müşrikler bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar" (Tevbe 9/28).

Bu da bir ma'bede namahrem elinin değmemesini ifade etmekte­dir. Kirli insanlar, pisler ma'bede girmemelidir. Girmeden önce yaklaş­maları dahi yasaklanmaktadır.

g) "Ey iman e-denler! Siz sarhoş iken ne söyleyeceğiniz bitinceye kadar namaza yak­laşmayın" (Nisa 4/43).

İşte Kur'ân'da geçen ve yaklaşılması yasaklanan davranışlar bun­lardır. Yaklaşmanın yasaklanması emri ilk insanla başlamıştır.

2. "Zira o, bir hayasızlıktır ve çok kötü bir yoldur."    ;

a)  Yüce Allah insanı yaratırken doğasına kıskançlık duygusunu koymuştur. İnancı ne olursa olsun, insan eşinin veya kızının zina etmesi­ni kıskanır ve onur meselesi yaparak beklenmeyen kötü fiilleri işlemesi­ne neden olur. "Namus" denen sosyal hayatın temel değerlerinden biri, bu fiilin dışında kalmakla korunabilir ve varlığı sürdürülebilir.

Toplumlar namuslarını korumak için mücâdele verir ve savaşırlar. Kıskançlık duygusunun taşarak toplumda kargaşa meydana getirmemesi için, Yüce Allah onu bir hayasızlık ve kötü bir yol olarak takdim etmek­tedir.

b)  Zina nesebin karışıp, zamanla kardeşin kardeşle evliliğine yol açacak bir hal alabilir. Genelde zina ile doğan çocuklar istenmeyen ço­cuklardır. Doğup büyüyecek olan çocuklara toplumda meşru olmayan çocuk anlamında "piç" denmesi onların onurunu derinden yaralayacak­tır.

c) Zina fiili, mikroplan taşıyan ve insanların yüz kızartıcı hastalık­lara yakalanmalarına sebep olan bir fiildir. Yüce Allah doğada zina fiili­ni önlemek için bir çok virüs yaratmıştır. Bu virüsler çok kötü hastalıkla­ra sebep olabilir.

d) Zina, sevgi ve aşk denen duyguların bu meşru olmayan cinsel i-lişkilerin arasında yok olup gitmesine sebep olur. Zina nedeniyle, yaş­landığında insana yardımda bulunacak nesillerin yetişmesi ortadan kal­kacak, aile hayatının güzellikleri yok olacaktır.

e)  Kadın denen o güzelim varlık erkeklerin ortak malı olacak, za­manla çileli hayatın içine girecektir. Sadakat, bağlılık gibi duygu ve değerler toplumdan çekilip gidecektir. Böylece insanlar hayvanlar gibi iliş­kiler içinde olacaktır.[31]

 

Hayat Hakkı:

 

33. Haklı bir sebep olmadıkça Allah 'in muhterem kıldı­ğı cana kıymayın. Bir kimse zulmen öldürülürse, onun velisine yetki verdik. Ancak bu veli kısasta ileri gitme­sin. Zaten o, alacağını almıştır."

Bu âyet Bakara 178-179, 190; Nisa 92-93; En'âm 151'in devamı ve Furkân 68'in de habercisi durumundadjr. Furkân 68'de şirkten sonra haksız yere bir cana kıymamak geldiği halde, İsrâ'da zina öne geçmiştir. Aslında İsrâ 31'de çocukların fakirlik korkusu ile öldürülmemesi zina­dan önce geçmiştir. Onun için haksız yere Yüce Allah'ın kutsal kıldığı bir cana kıymamak zinadan hemen sonra gelmiştir. İnsan öldürmenin şirkten sonra gelen en büyük günah olduğunda şüphe yoktur. Çünkü Furkân 68. âyetin sistemi İsrâ'da da gerçekleşmektedir.

Allah'ı birlemek, Allah'a şirk koşmamak Allah'ın hakkıdır. Bu hakkın peşinden ana-baba hakkı ve ardından hayat hakkı gelmektedir. Yasaklar bakımından haklara bakarsak şirkten sonra hayat hakkı gel­mektedir.

1. "Haklı bir sebep olmadıkça Al­lah'ın muhterem kıldığı cana kıymayın."

Âyetin bu kısmında geçen  harramellâh ifadesi, "Allah'ın muhterem kıldığı, kutsal kıldığı, Allah'ın dokunulmaz kıldığı" anlamına gelmektedir. Rûh ile bedenin ilişkisi, dokunulmaz, kutsal ve muhterem bir ilişkidir. Bu ilişkiyi koparmak yasaktır. Başka bir ifadeyle hem suçtur hem de haramdır. Onun için adam öldürmenin hem dünyevî hukukta cezası vardır hem de âhirette.

"Haklı bir sebep" ne anlama gelmektedir? Bu sorunun ce­vabını verebilmek için şu âyetlere gitmemiz gerekiyor.

a) "Size savaş açanlara karşı siz de savaşın, ama saldırganlık yapmayın. Doğrusu Allah saldırganları sevmez" (Bakara 2/190). Bu ve bundan sonraki âyetler, Müslümanların adam öldürmesinin sadece nefis müdafaası şeklinde ola­cağına dikkat çekmekte ve bunu bir ilke haline getirmektedir. Ayrıca insan öldürmenin, savaş açmanın savunma amaçlı olduğunu başka âyet­ler de göstermektedir.

b) "Kendilerine haksız yere saldırılan kimselere savaşma izni verilmiştir. Ve şüphesiz Allah onlara yardımı ulaştıracak güçtedir" (Hacc 22/39). Haksız yere saldırıya uğra­yan, kendini müdafaa etmek için gerekeni yapma iznini Allah'tan almak­tadır.

c) "İnancınızdan dolayı size karşı savaşmayan ve sizi yurt­larınızdan çıkarmayan (inkarcılara) gelince, Allah onlara nezaketle ve adaletle davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah âdil davrananları sever" (Mümtehine 60/8).

Savaşmayan ve yurdundan çıkarmayan kâfirlere karşı savaş açılamaz. Savaş açan ve yurdundan çıkarmaya zorlayana karşı müdafaa amaçlı savaş açılır.

d) "O halde şayet onlar sizi bırakmaz, sizinle barışa yanaşmaz ve üstünüzden ellerini çekmezlerse, onları gördüğünüz her yerde yakalayın ve öldürün, tşte size kendilerine karşı (savaşmanız için) apaçık yetki verdiklerimiz bunlardır" (Nisa 4/91).

İşte bu âyetler haklı bir sebebin neler olabileceğini açıkça ortaya koymaktadır. Ölümüne saldırana müdafaa amaçlı saldırılabilir ve öldürü-lebilir. Bunun dışında mü'min bir cana kıymaz.

Bu ve bu konuyla ilgili diğer âyetler insana hayat hakkını tanıma konusunda asırlarca önce gelen bir devrim niteliği taşımaktadır. Aşiret toplumunda "hayat hakkını" öne çıkarmak, insanın canını kutsamak, muhterem bulmak, dokunulmaz saymak gerçekten bir devrimdir. İnsan haklan evrensel beyannamesinin köklerinin nereye kadar uzandığını bundan anlıyoruz.

2. "Bir kimse zulmen öfdürülürse, onun velisine yetki verdik. Ancak bu veli kısasta ileri gitmesin. Zaten o, alacağını almıştır."

Zulmen öldürülenin velisi kimdir? "Veli" kelimesinden maksat bi­rinci derecede yakınlarıdır diyebiliriz. Bakara 178. âyette bunun ne an­lama geldiğini açıkladık.

Burada şu ilaveyi yapmak zorundayız. Zemahşerî velinin devlet sahibi olabileceğine işaret etmektedir. Ancak zulmen öldürülenin velisi yoksa devleti devreye sokmaktadır[32].

Biz Zemahşerî'nin işaret ettiği devlet konusunu biraz daha ileri gö­türmek istiyoruz. Devlet herkesin koruyucusu, haklarını arayan veli du­rumundadır. Halkın haklarını devletten daha iyi koruyacak, arayacak veli olabilir mi? Devletin haklan alması, âdil davranması, kan davasını önle­yecektir ve keyfi öç almaları ortadan kaldıracaktır.

Veliye verilen yetki Bakara 178'e göre, kısas isteme veya diyet alma ya da affetmektir. Veli bu tercihini yine mahkemede, hukukun hu­zurunda yapacaktır; kendi başına kısas uygulayamaz ya da diyet alamaz. Yani dava hukuka teslim edilmiş olmaktadır.

Böylece Kur'ân kan davalarını önlemek için devreye hukuku sok­muştur.

Veli kısasta ileri gitmemelidir. Bu ne anlama gelmektedir? Arap-larda soylu ailelerden biri öldürülünce, öldürülen soylu olunca, bire bir öldürmeyi yeterli bulmazlardı. Aileden başkalarının da öldürülmesini ister ve denkliği böyle kuracaklarına inanırlardı. Bunun sınırı aşmak, ileri gitmek olduğuna işaret edilmektedir.

Velinin sadece katilin öldürülmesine razı olmaması anlamına da gelebilir. Yahut hem kısas hem de diyet almayı istemesidir.

Veli devlet, yani devletin hakimi olunca, hakimlerin ileri gidip soylu kişilerin tarafını tutarak aşırı derecede ceza vermemesi anlamına da gelmektedir. Demek ki suça denk bir cezanın verilmesi, cezada aşırı gitmemenin ilkesi bu şekilde konmaktadır.

"Zaten o" , ifadesindeki "o" zamiri kime gitmektedir? Bu konuda, iki görüş vardır: Öldürülene veya öldürülenin velisine gitmektedir. Öldü­rülene giderse, veliye verilen yetki ile öldürülenin hakkı alınmış oluyor. Yeterince yardım gören, yani alacağını alan ölüden dolayı veli israfa gitmemelidir.

Âyet, veliye verilen yetki açısından yeterli derecede yardım gör­müş, yani alacağım almıştın onun için israfa gitmesi doğru değildir şek­linde de yorumlanabilir. Âyetteki akış sistemine bakarsak veliye gitmiş olması daha doğru gözükmektedir.

Netice olarak diyebiliriz ki Yüce Allah hayat hakkını öylesine ö-nemsemektedir ki cezalan seçeneklerin arasına koymuş, âhiretteki ceza­yı da süreli cehennem olarak takdir etmiştir (Nisa 4/93). Böyle bir suç ya da günaha hem dünyevî ceza hem de uhrevî ceza uygulanmaktadır.[33]

 

Yetim Hakkı:

 

34. Yetimin malına, kendisi ergenlik çağına varıncaya kadar, onu değerlendirmek amacı dışında sakın yak­laşmayın. Verdiğiniz sözü yerine getirin, Çünkü verdi­ğiniz sözden mutlaka sorguya çekileceksiniz.

Kur'ân yetim hakkını, kendi insan hakları evrensel beyannamesine koymuştur ve bunu Avrupa'nın ortaçağı yaşadığı bir dönemde yapmıştır. Yetim hakkı öncelikle, fakir ise onu besleyip büyütmekte başlamaktadır (Bakara 2/83, 177, 215; Nisa 4/36; Enfâl 8/41; Haşr 59/7; Fecr 89/17; İnsan 76/8; Beled 90/15; Duhâ 94/9; Mâ'ûn 107/3).

Diğer taraftan yetimin malına yaklaşmamak da yetim hakkının başka bir boyutunu teşkil etmektedir.

Diğer taraftan Nisa 127'de de hukuki haklar gündeme getirilmek­tedir.

1. "Yetimin malına ... ergenlik çağına varıncaya kadar yaklaşmayın."

Yaklaşmama emrinden anlıyoruz ki, yaklaşılırsa, mal tatlı oldu­ğundan haram denmeden yenecektir. Önemli olan yaklaşmamaktır, yak­laşılırsa geri çekilmesi zordur. Böylece Yüce Allah insanın psikolojisi ile sahipsiz mal arasındaki ilişkiyi analiz etmektedir. Korumasız olan mala herkes hücum eder.

Yüce Allah gelişim psikolojisini dikkate alarak hükmünü koymak­ta, yetimin "ergenlik çağını" sınır olarak belirlemektedir. Böylece yeti­min malına ne zamana kadar yanaşılamayacağını biyopsikolojik oluşu­ma bağlamıştır. Biyolojik büyüme ile psikolojik gelişimin paralel yürüyüp meydana getirdikleri ergenlik çağı hükmün bitiş noktası olmaktadır. Böylece diyebiliriz ki dini bir hüküm psikolojik gelişim basamak­ları üzerinde oturmaktadır.

2. "Onu değerlendirmek amacı hariç."

Yetimin malını değerlendirip artırmak, işletmek ve onun menfaatim ne kullanmayı Yüce Allah istisna etmektedir.

Şimdi "yetim malı" kavramını ferdi boyuttan alıp toplumsal boyu­ta taşıyabiliriz. Devleti idare edenler, halktan topladıkları vergileri millet adına kullanırken, onda yetim hakkı olduğunu bilerek hareket etmelidir­ler. Devletin parasına kötü niyetle yaklaşılmayacağım, ama milletin menfaatine kullanılabileceğini söyleyebiliriz. Bu görüşten hareket etti­ğimizde, kişinin kendi malının dışında kalan her ekonomik değere bu hassasiyet içinde yaklaşılmasına işaret edildiğini söyleyebiliriz.

3. "Verdiğiniz sözü yerine getirin.

Çünkü verdiğiniz sözden mutlaka sorguya çekileceksiniz."

a) Ahde vefa, yani verdiği sözü yerine getirmek kâmil insan, er­demli insan yani takva sahibi olmanın şartlarından birini teşkil etmekte­dir.

Bakara 177'de takva sahibi, yani "iyi" değerleri elde eden insanın davranışı önemli bir davranış olarak takdim edilmektedir.

b)  Diğer taraftan ahde vefa göstermek, Mü'minûn 8'de kurtuluşa eren, mutluluğu yakalayan ve Firdevs cennetine vâris olan mü'minlerin bir özelliği veya bir ameli olarak öne çıkmaktadır: Yine o mü'minler ki, emanetlerine ve ahidlerine riâyet ederler."

c) Ra'd 20'de Uz. Peygamber'e indirilenin hak olduğunu bilen, ak­lını kullanıp düşünen ve 'Adn cenneti denen ödüle layık olan mü'minin amellerinden biri olarak anılmaktadır.

d)  Ahde vefa ve yeminini yerine getirmek ilâhî imtihanın sorula­rından birini teşkil etmektedir (Nahl 16/91-92).

e) Aslında bir toplumun kurduğu devleti idare etmeyi göze alanlar halk ile bir sosyal antlaşma yapmaktadırlar. Bu antlaşmanın içinde yetimlerin malından oluşan toplumun ekonomik değerine sahip çıkacakla­rına dair verdikleri söz de vardır.

Âyetin sonu, verilen sözün ne kadar ciddi olduğunu, verilen sözle­rin yerine gelip gelmediği konusunda, âhirette sorgulama yapılacağı ile bitmektedir.

Yorumunu yapmakta olduğumuz İsrâ 34'e dikkat edersek, yetimin malına yaklaşmama gibi bir yasaktan sonra, verdiği sözü yerine getirme gibi bir emir yer almaktadır. Bu emirler bir de âyetin sonundaki ifade ile pekiştirilmektedir. Verilen sözün bu dünyada kalmadığı, onun âhirete intikal edip sorgulama konusu olacağı gündeme getirilerek işiri ciddiyeti bir kere daha vurgulanmaktadır.

Dikkat edilirse bu son dört âyette, yani İsrâ 31, 32, 33 ve 34. âyet­lerde iki öldürmeme, iki de yaklaşmama yasağı konmaktadır. Çocukları ve haksız yere bir canı öldürmemek, zina ile yetimin malına yaklaşma­mak gibi İslam'ın sosyal ahlâkının temel öğeleri ve insanın hayat hakkı, çocuk hakkı ve yetim hakları gündeme getirilmektedir.[34]

 

Ölçü Ve Tartıda Doğruluk:

 

35. Ye ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam tutun; tartıyı da doğru teraziyle yapın. Böylesi, daha iyi ve sonuç olarak da daha güzel olacaktır.

Yüce Allah, İsrâ 31'de çocukların hayat hakkını, zinayı yasakla­makla toplum hakkını, genel anlamda hayat hakkını ve yetim hakkını ele almakta, şimdi de ölçü ve tartının tam yapılmasını emretmekle tüketici haklarını gündeme getirmektedir. Böylece İsrâ sûresinin bu âyetleri hak­lar sisteminin bir kısmının temellerini atmaktadır.

1. "Ve ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam tutun." Bir önceki âyette de "ahdi yerine getirin" derken evfû kelimesi kullan­ılmış, 35. âyette ölçünün tam tutulması için de aynı kelimeye yer verilmiştir. Metre ölçüsü ile satılan ve bu şekilde yapılan ticaretin ölçülü olması ve bu konuda titiz davranılması burada emredilmektedir.

'Tartıyı da doğru teraziyle yapın."

Kilo, gramla satılan, yani tartarak verilen malların doğru tartılarak satılması da burada öngörülmektedir.

Yüce Allah ölçü ile tartıya aynı âyette yer vermekte, ekonomik ha­yatın helâl bir çizgide yürümesi için bu konudaki hükümlerini koymakta, kul hakkı yemeyi bu şekilde kısmen de olsa engellemektedir. Çünkü kul hakkı başka konularda da yenebilir.

Yüce Allah "doğru terazi" ifadesinde ki "doğru" anlamını ».«İldi el-müstakîm kelimesiyle ifade etmektedir. Kur'ân'm genelinde "müsta­kim" kelimesi inanç ve ahlâkî bakından tutulan yolun sıfatı olarak kulla­nılmaktadır. Meselâ En'âm 151 ve 152. âyetlerde geçen haklar ya da ahlâkî değerlerin ardından onların Allah'ın doğru yolu olduğu ifade e-dilmektedir. O âyetlerin 152. sinde de "ölçü ve tartıyı adaletle yapın" emri yer almaktadır. Buradaki "adalet" kelimesi yorumunu yapmakta olduğumuz İsrâ 35'te "tamam ölçün" ve "doğru teraziyle ölçün" ifadele­riyle karşılanmaktadır.

Ölçü ve tartıyı doğru yapmak konusundaki emir başka alanları da kapsamına almaktadır. Meselâ, ibadette ölçü, ahlâkta ölçü, fikirde ölçü, siyasette ölçü, insan ilişkilerinde ölçü, eğitimde ölçü ve nihayet ilaç ima­latında, teknolojide ölçü bunların arasında sayılabilir. Bir insanı överken veya yererken ölçülü olmak, yani değerlendirmelerimizde ölçüyü kul­lanmak da bu emrin kapsamına girebilir. Zaten ölçü olmadan adalet ol­maz. Adaletin gerçekleşmesi ölçüye bağlıdır.

Ekonomide, siyasette, eğitimde, dinî hayatta ve ahlâkta kalite öl­çüye bağlıdır. Medenî toplumlar ölçülü iş üreten toplumlardır. Ölçüyü kültürün bir parçası haline getirenler, medenî olma yolunda mesafe alı­yorlar demektir.

Yüce Allah Rahman sûresinde tabiattaki ölçüsünden söz etmekte, daha doğrusu yarattığı her şeyde ölçü kullandığını ve insanın da bütün işlerinde ölçülü olmasını buyurmaktadır.

a) Ve Allah göğü yükseltti ve her şey için bir ölçü koydu. Sakın ölçüden şaşmayınız. Ölçüyü adaletle tutun ve eksik tutmayın" (Rahman 55/7-9).

b) "Ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın; insanlara eşyalarını eksik vermeyin: yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın" (Hûd 11/85).

Buradaki ölçü ve tartı tamamen ekonomiyi ilgilendirmektedir. Yü­ce Allah ekonomik hayatta ölçü ve tartıyı adaletle yapmamayı bozgun­culuk, yani fesat çıkarmak olarak nitelendirmektedir. Ekonominin den­gelerini bozan bir davranış, bir iş, bozgunculuk sınıfına girmektedir.

c) "İnsan­lardan alırken ölçüp tarttıklarında tam, onlara vermek için ölçüp tarttık­larında ise noksan yapan hilekârlara yazıklar olsun!" (Mutaffıfîn 83/1-3).

Bu tip insanların ekonomik ahlâkı bozduklarına ve onların duru­munun çok kötü olduğuna işaret edilmektedir.

Burada şu soruyu sorabiliriz: Ölçü ve tartıyı doğru ve âdil yapma­nın getirişi nedir? Bu sorunun cevabını yorumunu yapmakta olduğumuz İsrâ 35. âyetin devamı vermektedir.

3. "Böylesi daha iyi ve sonuç olarak da daha güzel olacaktır."

Ayetin ilk kısımlarında ölçü ve tartı gibi iki şey yer alınca, değer­lendirmede de iki şey yer almaktadır: "Daha iyi" ve "daha güzel".

Te'vîl, işin kendisine varıp dayandığı şey demektir[35]. Yüce Allah Kur'ân'da sonuç, yani akibet anlamında çeşitli

kelimelere yer vermektedir: '"Ukbâ" (Kehf 18/4); "emelâ" (Kehf 18/46); "mereddâ" (Meryem 19/76).

Aslında sonucun "daha güzel" değil de "en güzel" olacağı şeklinde manalandırılması gerekiyor.

Her şeyde ölçülü olmak ve tartıda âdil davranmak en iyi işlerden biridir ve dünya ve âhiretteki sonuç bakımından da insana güzellikler getiren bir eylem olmaktadır. Ölçüde ve tartıda haksızlık yapacak fırsatı yakaladığı halde, "Rabb'im beni görüyor; bu yapacağım şeyden haber­dardır" düşüncesi ve imanı ile o fırsatı kullanmayan insanın hareketi ibadete dönüşmektedir. Çünkü ölçü ve tartıyı doğru yaptı diye Yüce Al­lah insana sevap vermez. Ama insan Rabb'im bunu emrediyor diye, o niyetle yaparsa sevap alacaktır.

Dikkat edilirse, Yüce Allah bir davranışın sonucuna göre o davra­nışın nasıl yapılması gerektiğine hüküm koymakta, sonucu en iyi ve en güzel olan ameli emretmektedir. Bu durumu bütün davranışlarımıza uy­gulayabiliriz: Sonucu insan için iyi ve güzel olan, yani faydalı olan dav­ranışlar aklîdir, meşrudur ve yapılmaya layıktır. Ölçü ve tartıyı mükem­mel yapmanın hem ferde hem de insanlığa getirdiği faydalar olacaktır.

Bu âyetten eğitim için önemli bir ilke çıkartabiliriz: Eğitimin, ö-zelde din eğitiminin amaçlarından biri, insanlara davranışlarını sonuçla­rına göre düzenleme bilincini kazandırmaktır. Yüce Allah da hükümleri­ni ve eğitimini bu ilke üzerinde vermekte ve düzenlemektedir. Eğitim öğrencilere matematiğin en üst seviyedeki konularını öğretmeden önce davranışlarının sonuçlarını analiz ederek gerçekleştirmeyi öğretmeli ve bu bilinci kazandırmalıdır. Zaten bunun böyle olmasının zorunlu oldu­ğunu bir sonraki âyet daha net bir şekilde ortaya koymaktadır.[36]

 

Takip Edilmesi Gereken Değer Bilgidir:

 

35. Bilmediğin şeyin ardına düşme, çünkü işitme duyu­su, görme duyusu ve gönül, bunların hepsi bundan sor­guya çekilecektir.

Bu âyeti bir önceki âyetin devamı olarak ele alıp açıklamamız ge­rekiyor.

1. "Bilmediğin bir şeyin ardına düşme."

"Ardına düşmek" bir eylemdir. Bir eylemin bilinmesi demek, onun sonucunun nere götüreceğini, ne fayda temin edeceğini, iyiye, güzele veya kötüye götürüp götürmeyeceğinin analizini yapabilmek demektir. Bilgi, insana bu şekildeki analizini yapma gücünü verecek ve bu konuda önünü aydınlatacaktır. Bilgi ışık olduğundan, insanın analizlerinde reh­berlik yapacaktır.

Buradaki bilgi, duruma göre kesin delil anlamını da ifade edebilir. Kesin delil olmayan, sağlam bir dayanağı olmayan, zannî, tahminî ve dedikodu cinsinden haberlerin peşinden gidilmemesi emredilmektedir. Bir siyasetçi için bu, hem devletler arası ilişkilerde hem de iç işlerinde kesin bilgi, kesin delil ve dayanak olmayan bir şeyde, davranışta bulun­maması anlamına gelmektedir. Bilimsel araştırmalarda, eğitimdeki uygu­lamalarda ve ahlâkî davranışlarda hep bu ilke yer almalıdır.

Kur'ân'da dinî alan için bilinmeyen bir şeyin ardına düşülüp yapı-Jan yanlışları açıklayan âyetler vardır.

a)"Putperestler diyecekler ki: Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız. Hiçbir şeyi de haram kılmazdık. Onlardan öncekiler de aynı şekilde yalanladılar ve sonunda azabımızı tattılar. De ki: Yanınızda bize açıklayacağınız bir bilgi var mı? Siz zandan başka bir şeye uymuyorsunuz ve siz tahminde bulunmaktan (yalan söylemekten) başka bir şey yapmıyorsunuz (En'âm 6/148).

Yüce Allah, müşriklerin konuşmalarını ispat etmeleri için onlardan bilgi istemektedir. Bu bilgiyi getiremeyenlere zannı takip ettiklerini, tahminî ya da yalana dayanarak konuştuklarını söylemektedir. Müslümanın farkı, kesin bilgiye dayanarak hareket etmesidir.

b) "Dil­lerinizin uydurduğu yalana dayanarak, bu helâldir, şu da haramdır, de­meyin; çünkü Allah'a iftira etmiş olursunuz" (Nahl 16/116). Din adına bilgiye, delile dayanmadan konuşulmaz ve konuşulamaz. Dini hayatın, uygulamaların ve yolun aydınlığı bilgidedir.

c) "De ki: Eğer doğru söz­lüler iseniz, Allah katından bu ikisinden daha doğru bir kitap getirin de ben ona uyayım. Eğer sana cevap veremezlerse, bil ki onlar, sırf hevesle­rine uymaktadırlar. Allah'tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim olabilir?" (Kasas 28/49-50).

Allah'tan bir delil, bir bilgi olmaksızın din konusunda konuşanı Yüce Allah en sapık insan olarak takdim etmektedir.

d) "Kıyametin ne olduğunu bilmiyoruz, onun bir tahminden ibaret olduğunu sanıyoruz, kesin bir bilgi elde etmiş değiliz, dediniz" (Câsiye 45/32) Müşrikler bile kesin bilgi istemekte, buna sahip olmadıklarından zandan ibaret olarak sanmaktadırlar.

e) " Hayır- onların âhireti hakkındaki bilgileri yetersiz kalmıştır. Dahası, bu hususta şüphe içindedirler. Bunun da ötesinde, onlar âhiretten yana kördürler" (Nemi 27/66).

Bilginin yetersiz kalması, şüpheyi ve manevî körlüğü getirmekte­dir. Böylece bilginin yeterli olmayışı imansızlığa neden olmaktadır.

f) "Bunlar, sizin ve atalannızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Halbuki kendile­rine Rabbleri tarafından yol gösterici gelmiştir" (Necm 53/23).

Bütün bu âyetler şunu gösteriyor: Bilgisizlik, bilginin yetersizliği, ya da yetersiz bilgiye sahip olmak, insanın zann ve tahmini davranışların peşine düşmesine sebep olmaktadır.

Din eğitimcileri, âlimleri, insanları dinî konularda yeterli bilgiye sahip kılmadıkça onların hatalarını önleyemeyeceklerdir. Tabii ki önce­likle kendilerini doğru ve yeterli bilgi ile teçhiz etmeleri gerekiyor.

"Bilmediğin şeyin ardına düşme" emrini hukuki alana çekersek, şahitlik eden insanın duymadığı, görmediği, bilmediği ve kalbinin tatmin olmadığı bir konuda şahitlik etmemesi emredilmektedir diyebiliriz. Böy­lece bu emir, hukukun yanıltılmasını önlemektedir.

Ama konuyu ahlâkî alana da çekebiliriz: Duymadığın, görmediğin ve kalbinin tatmin olmadığı, tam bir bilgiye sahip olmadan biri hakkında konuşmak, gıybet etmek, dedikodu yapmak, bir muamelede bulunmak, iftira etmek yasaklanmaktadır. O zaman Hucurât 6. âyetin uygulanması istenmektedir:

"Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz."

Müslüman, bilgiyi, delili takip eder; hareketlerini bilgiye dayandı­rır.

2. "Çünkü işitme duyu­su, görme duyusu ve gönül, bunların hepsi bundan sorguya çekilecektir."

İşitme organı ile görme organlarının topladığı duyumlar beyinde, kalpte bilgiye dönüşmektedir. Yanlış duyumların peşinde koşup doğru bilgiye dayanmamaktan dolayı sorgulamanın olacağını bilmek ve ona inanmak gerekiyor. Her organın kendisine has bir sorumluluğu olacağını bilen bir mü'min, bilginin dışında hiçbir şeyi takip etmeyecektir.

Âyette geçen takfu kelimesi kafadan gelmektedir. Ayak izlerine bakarak, insanların durumları hakkında fikir yürütenler için de bu kelime kullanılırdı. İnsan bedeninin arkasında olduğu için enseye de kafa denmiştir. Çünkü ense bedeni izleyen bir özelliği olduğu için bu ismi almıştır[37].

Demek ki, insan kafasına, yani beynine sahip çıkmalı, neyin ardına düştüğünün analizini yaparak hareket etmelidir. Âyetteki kulak, göz ve kalb aslında beyni ifade etmektedir.[38]

 

Kibir Kotudur:

 

37.   Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen ne yeri yarabilir ne de boyca dağlara ulaşabilirsin.

38.  Bütün bunların kötülüğü, Rabb'inin katında asla hoş karşılanmamaktadır.

Âyetlerin analizinden çıkaracağımız önemli neticeler vardır:

1. "Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma."

Bizim "dolaşma" diye tercüme ettiğimiz kelimenin asıl manası "yürüme"dir. Yüce Allah kibri, böbürlenerek yürüme şeklinde manalandırmaktadır. Yürüyüş bile insanın ruh yapısını yansıtmaktadır. Davranışlar, ruh haletini en iyi şekilde ifade ettiği için Yüce Allah kibri bu şekilde ifade etmektedir.

Yüce Allah Lokman peygamberin oğluna verdiği imânı ve ahlâkî öğütlerde de aynı konuyu işlediğini bize nakletmektedir. "Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme" (Lokman 31/18).

Her iki âyette geçen merah kelimesi, "aşırı sevinme ve şıma­rıklık" demektir. Fiil kalıbında (temrahûn) sadece Mü'min 75'te geç­mektedir, o "Bu, sizin yeryü­zünde haksız olarak şımarmanızdan ve aşırı derecede sevinip böbürlen­menizden ötürüdür."

Yüce Allah âhirette müşrikleri sorgularken, dünyada onları şirke düşüren nedenlerden birinin kibir olduğunu âyette ifade ederek, onların sapık inançlarının analizini yapmaktadır.

Dikkat edilirse hem yorumunu yapmakta olduğumuz İsrâ 37'de hem de Lokman 18'de Yüce Allah kibir kelimesini şeytan için kullandığı gibi kullanmamakta, onun davranışlara yansımasını tanımına koymakta­dır.

Bu açıklamalardan sonra, kibrin önlenebilmesi için ne yapmak ge­rekiyor? sorusunu sorabiliriz. İsrâ 37'nin sonu, Lokman 18'in sonu ve 19. âyetin tamamı ile Furkân 63. âyet bu sorumuzu cevaplandırmaktadır.

2. "Sen ne yeri yarabilir ne de boyca dağlara ulaşabilirsin."

Yüce Allah kibirli insanın, fiziki manada neleri yapamayacağını söyleyerek, zayıflıklarına dikkat çekerek eğitmeye çalışmakta ve kendi­sine bir çekidüzen vermesini önermektedir.

a) "Zira Allah, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez" (Lokman 31/18).

Yüce Allah kibirli insanları bu duygu ve davranışlardan caydırmak için onlara eğitimin en etkili metotlarından "sevgiyi esirgeme"yi kul­lanmaktadır. Sevgiden mahrum bırakmak en etkili metottur. Dernek i: Yüce Allah sevgisi ile kibrin bir araya gelemeyeceğini, kibrin yerde ilâhî sevgi güneşinin parlamayacağını ifade ederek, kibirli insanı terbiye etmektedir. Hadîd 23'te de aynı metodu kullanmaktadır.

b)"Yürüyüşünde tabii ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini eşeklerin sesidir" (Lokman 31/19).

Tabii olmak, sesini alçaltmak yapılacak eylemlerdir. Aşın derece­de yüksek sesle konuşmak da kibrin alametidir. Yüce Allah, eşek ben­zetmesi ile "tiksindirme metodunu" kullanmaktadır. Demek ki, kibrin sesi aşırı derecede yükseltme boyutu insanı hayvansallaştırıyor. Hayvan benzetmesi ile tiksindirme doruk noktasına ulaşıyor.

c) "Rah­man'm kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında: Selâm! deyip geçerler" (Furkân 25/63). Burada da, erdemli mü'minin yürüyüş tarzını örnek vererek eği­timde "örnekleme" metodunu kullanmaktadır. Bu kişi, mü'minler için bir model olmaktadır.

Kibrin yanlışlığının fizikî bir anlatım metodu ile, sevgiyi esirgeye­rek, tiksindirerek ve örnekleme metotları ile ortaya konduğuna burada şahit oluyoruz. Bu metotlar din eğitiminde de kullanılmalıdır.

3. "Bütün bunların kötülüğü, Rabb'inin katında asla hoş k'arşılanmamaktadır."

mekruh kelimesi "hoş karşılanmayan" şeklinde tercüme e-dilmiştir ama, aslında '"nehyedilmiş", yani "yasaklanmış" anlamına gel­mektedir.

Kötülüğü Allah katında yasaklanan, hoş karşılanmayan davranışlar nelerdir? Bize göre bu amelleri İsrâ 31. âyetten itibaren alabiliriz. Biraz daha geniş tutarsak 23. âyete kadar çıkarabiliriz. Allah'a şirk koşmak, ana-babayı itip-kakmak, israf etmek, fakirlik korkusu ile çocukları öl­dürmek, zina etmek, haksız yere cana kıymak, yetim malına kötü niyetle yaklaşmak, ölçü ve tartıda adaletsizlik yapıp kul hakkı yemek, bilgisi olmadığı şeyin ardına düşmek, böbürlenerek yürümek yani kibir, Al­lah'ın yasakladığı şeylerdendir. İşte eğitimin mücâdele vermesi gereken olumsuz davranışların bazıları bunlardır. Eğitimin başarısız kaldığı nok­taları hukuk dolduracaktır.[39]

 

Bu Yasaklar Ve Emirler Neyi İfade Ediyor?

 

39. /yte bunlar, Rabb'inin sana vahyettiği hikmetler­dendir. Allah ile birlikte başka tanrı edinme; sonra kı­nanmış ve uzaklaştırılmış olarak cehenneme atılırsın.

Yüce Allah İsrâ 23-38. âyetler arasında koyduğu yasaklar veya emrettiği amellerin neler olduğunu bu âyette cevaplandırmaktadır. Âyet­ten şu neticeleri çıkartıyoruz:

1. "İşte bunlar, Rabb'inin sana vahyettiği hikmetlerdendir."

a) Bu ifade öncelikle Kur'ân'da yer alan İsrâ 23-38. âyetler arasın­daki hükümlerin, emirlerin ve değerlendirmelerin ilâhî vahy olduğunu vurgulamaktadır. İlâhî vahy olduğunu söylemekle Yüce Allah, onların beşerî   kaynaklı   olmadığını   ifade   etmektedir.   "Rabb' inden   sana vahyedilmiştir" demekle de aynı zamanda Hz. Peygamber'e güven ver­mektedir.

b) "Hikmetlerdendir" buyurmakla Yüce Allah "hikmet" kavramına bir tanım getirmektedir. Hikmetin ne olduğunu Bakara 269'da açıkladık. Her iki âyete bakınca, hikmetin ilâhî kaynaklı olduğunu anlıyoruz.

Yorumunu yapmakta olduğumuz İsrâ 39'da, "Allah'ın yasakları, emirleri, yani haram ve farzları, tavsiyeleri, değerlendirmeleri" hikmetin tanımını oluşturmaktadır. Allah'tan başka bir tanrıya kulluk etmemek, ana-babaya iyilik etmek, onları itip-kakmamak, onlara tevazu kanatlarını germek, Allah'tan onlara merhamet dilemek, değişimi meydana getirip tövbe edenleri Allah'ın affedeceğini bilmek, Yüce Allah'ın sinelerde olanları en iyi bilen olduğunu bilmek, akrabaya, yoksula ve yolda kalmı­şa yardımda bulunmak, israf etmemek, imkansız olanların hiç olmazsa ihtiyaç sahiplerine hoş söz söylemeleri gereği, harcamada orta yolu tut­mak, rızkı bol verenin ve daraltanın Allah olduğunu bilmek, fakirlik korkusu ile çocukları öldürmemek, zinaya yaklaşmamak, haksız yere cana kıymamak, yetim malına kötü niyetle yaklaşmamak, bilmediği şe­yin ardına düşmeyip bütün duyu organlarının bundan sorumlu olacağını bilmek, kibirlenmemek ve kibirlenenlerin Allah sevgisini kaybedeceğini bilmek ve bütün bunların Allah tarafından nehyedildiğine inanmak, bu hikmetlerin bir bölümünü teşkil etmektedir.

Bunlar ferdin ve toplumun hayatını ayakta tutan, dinî, hukukî, sos­yal, ahlâkî, ekonomik, ruhsal ve ailevî konuları içeren ve onlara can ve­ren hikmetlerdendir. Âyetteki hikmet kelimesine, "âyetlerdir" de diyebi­liriz; yani "işte bunlar Rabb'inin sana vahyettiği âyetlerdendir, hüküm­lerdendir" de denebilir.

2. "Allah ile birlikte başka tanrı edinme: sonra kınanmış ve uzaklaştırılmış olarak cehenneme atılırsın." Âyet doğrudan Hz. Peygamber'e hitap etmektedir ama, dolaylı olarak evrensel manada bütün insanlara hitap etmektedir.

Âyetin bu kısmı 22 ve 23. âyetlerin devamı mahiyetindedir. O â-yetlerde de şirk koşmak yasaklanıyor ve tevhid inancı öne çıkıyor. Yüce Allah, Hz. Peygamber'e bu emri verdiğini insanlara şu şekilde anlatma­sını emretmektedir.

a) "De ki: Allah'ın dışında taptığınız şeylere tapmak bana yasak edildi. De ki: Ben sizin arzularınıza uymam, aksi halde sapıtırım da hi­dâyete erenlerden olmam" (En'âm 6/56).

b) "De ki: bana Rabb'imden apaçık deliller gelince, sizin Allah'ı

bırakıp o taptıklarınıza kulluk etmem bana yasaklandı ve bana âlemlerin

Rabb'ine teslim olmam emredildi" (Mü'min 40/66).

Bu âyetler, Kur'ân gelmeden önce Hz. Peygamber putlara tapıyor­du anlamına alınmamalıdır. Zira, sizin taptıklarınıza tapmam yasaklandı denmektedir. Bu emirler neyi ifade etmektedir?

İnsanlığın öğretmeni, eğiticisi olan bir insan önce kendisi şirk ba­tağına batmamak, batmamış olmalı, sonra da tevhid inancının dışına çıkmamalı ve bütün benliğine onu sızdırmahdır. O zaman şirkle mücâde-\e verebilir ve tevhid inanan) insanlığa öğretebilir.

Çünkü eğitimin altın kurallarından biri şudur: Eğitimci önce ken­disi yaşayacak, sonra da öğrencilerine, insanlığa öğretecek ve yaşatacak­tır.

Ayetin sonunda şirk koşanın mutlaka cehenneme atılacağı, oraya atılırken ruh haletinin de kınanmış ve uzaklaştırılmış insanın ruh haletine dönüşeceği ifade edilmektedir. İsrâ 22'de %% li^iii mezmûnen mehzûlâ dendiği halde 39. âyette melûmen medhûrâ den­mektedir. Her iki âyetin sonundaki kelimeler eş anlamlıdırlar. 22. âyetin sonundakiler "kınanmış, kendi başına terkedilmiş"; 39. âyetin sonunda-kiler de "kınanmış, uzaklaştırılmış" manalarına gelmektedir. Böylece Yüce Allah konuya tevhid inancı ile başlayıp tevhid inancı ile bitirmek­tedir.[40]

Dipnotlar:      


[20] Kurtubî, age, X, 371.

[21] Buhârî, Mevakıtu's-Salat, 5; Cihâd, 1; Edeb, 1; Tevhid, 48; Müslim, İman, 137-139.

[22] Buhârî, Edeb, 2; Müslim, Birr, 12; Tirmizî, Birr, 1.

[23] Buhârî, Cizye, 18; Edeb, 8; Müslim, Zekât, 50; Hibe, 29.

[24] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 11/225-230.

[25] Kurtubî, age, X, 377.

[26] Muham-med Esed, age, 564, 32. dip not.

[27] Kurtubî, age, X, 379.

[28] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 11/230-240.

[29] Buhârî, Tefsiru sûre: 2, 25; Edeb, 20; Diyât, 1; Hudûd, 20; Tevhîd, 40-46; Müslim, İmân, 141-142; Ebû Dâvûd, Talâk, 50.

[30] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 11/240-243.

[31] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 11/243-247.

[32] Zemahşerî, age, II, 448.

[33] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 11/247-250.

[34] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 11/251-253.

[35] Râzî, age, XIV, 477.

[36] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 11/253-256.

[37] Râzî, age, XIV, 478.

[38] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 11/257-260.

[39] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 11/260-263.

[40] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 11/263-265.


Yorumlar - Yorum Yaz
Namaz Dokumanları
Namaz Kitapları
Aydın Gökçe Bey'e Teşekkür
Sitemize Vaaz Ansiklopedisi olarak eklediğim bölüm Aydın Gökçe'nin Almanya'da görevli iken çeşitli kaynaklardan yaptığı vaazları alfabetik sıraya almasıyla oluşmuştur. Kendisine teşekkür ediyorum.
Bu vaazlar ayrıca Dosyalar bölümünde de yer almaktadır. Vehbi Akşit
Vaaz Ansiklopedisi
VAİZLER KÜTÜPHANESİ
Kur'ani Site
Hava Durumu
Anlık
Yarın
11° 15° 6°
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar3.63663.6512
Euro3.89523.9108
Saat
Kur'an-İlmihal